FAHRENHEIT 451
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ
1. FAHRENHEIT 451
2. KİTAP- İNSAN YAKMA
2.1. SANSÜR
2.2. YIĞIN-SÜRÜ PSİKOLOJİSİ ve KARŞI ÇIKMA
3. YALNIZ KALABALIKLAR-WALKMAN-ATOMLAŞMA
4. BOŞ ZAMAN KULLANIMI-DİZİ KÖLESİ İNSANLAR
5. İLETİŞİM-NORMALLEŞTİRME-İSYAN
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ: ATEŞ
KAYNAKÇA
Ne gelecek? Gelecek ne getirecek? Bilmiyorum hiç bir şey sezmiyorum. Bir örümcek, belirli bir noktadan hedefine doğru indiğinde, önünde hep, ne denli çırpınsa da ayağını basamayacağı boş bir uzam görür. Benim durumum da böyle; önümde hep boş bir uzam; beni öne doğru götüren ise, arkamda kalmış bir sonuçtur. Bu yaşam ters ve dehşet verici, dayanılacak gibi değil.
Kierkegaard[1]
GİRİŞ
Bu çalışma, Kierkegaard’ın geleceğe dair karamsarca cevapladığı konuları ele alan Fahrenheit 451 romanının günümüzde toplumsal ve medyatik yansımalarını ele almaktadır. Alt başlıklar bu çerçevenin çeşitli perspektif ve katmanlarını belirtmektedir.
1. FAHRENHEIT 451
Bradbury önce İtfaiyeciler diye düşündüğü kitabının ismini, kağıdın yanma derecesinden alır. Selülid 451 Fahrenheit’ta yanar. Truffaut’ın yönettiği filmde bu kitaptan uyarlanmıştır. Filmin[2] DVD’si içinde yazarla bir söyleşi yapılmış. Yapılan bu söyleşide yazarın büyük büyük annesi Mary Bradbury’nin 1580 yılında cadılık suçundan az daha yanacak olduğunu öğreniyoruz. Mary kurtulmuş ama cadılık ve cadılar ve onların yakılması ile ilgili kitapları saklamış. Bundan çok etkilenen yazar kitap yakma ile ilgili bir dizi araştırma yapıp 9 gün gibi kısa bir sürede kitabı bitirir. Kitabın içinde geçen bir çok şeyin günümüzde sayamayacağımız kadar çok izdüşümünü bulabiliriz. Bunların içinde en göze çarpanlar: teknolojinin insanın hayatına getirdiği ruhsuz değişiklikler, insanların kendi gerçeklerini kaybetmeleri, mendil gibi kullanılıp tüketilen ilişkiler, birbiriyle konuşamayan insanlar, milyonlarca yasaklanmış kitap listesi, yaptığı işin korkunç tarafını fark etmeye başlayan iktidar uygulayıcıları, gösteri haline getirilmiş ceza ritüelleri, yaşadığı hayattan yabancılaşma, aptal boş bir kadının yanında, aptal boş bir adam olma, başlangıçta ne baskı, ne uyarı, ne sansür varken insanların duyarsızlığının onları bu hale getirmesi, ‘kimse eşit ve özgür doğmamıştır, herkes eşit yapılır gibi inanışların yaygınlığı’, bilim adamlarına tahammülsüzlük, apolitik hale getirilen toplumda mutluluğu yakalamak için onları kaygılandıracak bir soruda iki yerine bir bakış açısı vermek. (Bradbury 39-98)
2. KİTAP- İNSAN YAKMA
12 Eylül 1980 öncesi küçük bir çocukken bir eve gezmeye gitmiştik. Evin yaşlı annesi evi kısmen politik kısmen de ekonomik sebeplerden terk edip giden oğlunun kitaplarını sobaya atıp duruyordu. Güzelim kitaplar, cayır cayır yanıyordu. Fahrenheit 451’deki kitapların yakılma olayı direk bana bu anımı çağrıştırdı. Bu sahne sadece bana ait kişisel bir saptama değil. Türkiye’de o dönemlerde, çocuklarına kızgın çok anne baba vardı. Babam ve Oğlum[3] filmi bu kızgınlığı bize aktarmıştı. Filmin gişe rekoru kırması acıklı bir hikaye anlatmasından çok gerçeğe dayalı bir hikayeyi gerçekçi bir dille anlatmasıydı. Tüm olumsuz gelişmelerin suçlusu bu kitaplardı.
70′lerin sonu, 80′lerin başı, hafızamızdan silinmekte olan bu yakın tarihimiz, günümüzle çelişmekte. Özal döneminin getirdiği rüzgarın ardı arkası kesilmedi. Teknoloji, özel televizyon furyası, cep telefonu ve internet buna hazır olmayan bir topluma entegre edildi. Birdenbire özgürlükler farklı boyutlarda algılanmaya başlandı. Değişen tanımlarla birlikte sağ-sol arasındaki uçurum görülemez hale geldi. Kafalar iyice karıştı.
Mesela, 1980 öncesi dönemlerde, her nedense her üniversiteye giden politik olaylara bulaşıp geliyordu. Kadınlar bunların sebeplerini ne yapsın? Sorgulamıyorlardı bile. Üstelik bir annelik içgüdüsü var. Fahrenheit’teki gibi duyarsız annelere henüz ulaşamadık. Onların sorgulamamasının sebebi, evlat acısını her türlü politik olayın üstünde görmeleri. Bu yüzden oğlunun kitabını yakan kadın kitapları oğlunu zehirledi diye yakıyordu. Hatta ilkokuldayken, “beyni yıkanıyor bu gençlerin” diye etraftan duyduklarıma inanmış, beyin yıkama işlemini gerçekten fiziksel olarak gözümde canlandırıyordum. Kulak yıkama gibi bir işlem. Hatta bana birisi bunun için deterjan markası bile söylemişti. Meğer benim korkarak sorduğum “beyin nasıl yıkanıyor?” sorumla dalga geçmiş. Soyut düşüncesi gelişmemiş bir çocuğa böyle şakalar yapılır mı? Düşünmek tehlikeli bir şeydi. Aman sus, sakın bir şeye bulaşma nasihatlarıyla okula göndörilirdik. Şimdi, küreselleşme çağında, 80-90 doğumlu olanlar bu apolitik tavrın meyveleri. “Düşünme sadece tüket”, “anı yaşa”, “sen buna layıksın” reklamlarıyla hedonizm rüzgarı içine salıverilmiş bir nesil.
Dünya tarihinde kitap yakma olayına kronolojik olarak baktığımızda, Milattan Önce Çin, Ortaçağ’da özellikle Avrupa, Mısır’da (İskenderiye Kütüphanesinin yakılması), Hitler Almanya’sı, Sarayova[4] ve en son 2003 yılında Bağdat’ta yağmalanıp yakılan Ulusal Müze[5] en çok göze batanlar örneklerdir. Bağdat’ın[6] maruz kaldığı bu son saldırıda sadece tarihi belgeler, kitaplar talan edilmemiş, beş bin yıldır korunan müzenin yağmalanması ile insanlığın beş bin yıldır yaptığı ilerlemelerden nasiplenmediğimiz ortaya çıktı. Utanç verici bir ilkellik[7].
2.1. SANSÜR
Fahrenheit 451[8] kitap kağıdının tutuşma sıcaklığı. Romanın konusu kabaca ‘kitap olmayan bir medeniyette yaşanılanlar ve buna karşı çıkmaya başlayan insanların başından geçenler’. Bu konuda yaptığım araştırmada, Türkiye’de kitap yakma olaylarının en yoğun 12 Mart ve 12 Eylül’de yaşandığını buldum. Kitap sahipleri kendi kitaplarını suç unsuru olabilir diye baskın önceleri yakmıştır. Kitap yakma, sansürün şiddet ve gösteri haline gelmiş biçimi. Futuristik eserler gelecek üzerine kurgulanır. Bu roman da yazıldığı tarihe göre bizim şimdiki zamanımızı kapsayan bir zaman dilimine denk geliyor diyebiliriz. Aslında bahsedilen konular itibarıyla sadece geleceğe değil geçmişe ve günümüze de çok göndermeler yapıyor. Mesela sansür ve kitap yakma her dönemde görülen bir uygulama.
Sansür genelde totaliter yönetimlerde kendi iktidarlarını sürdürmek için gerekli bir uygulama olarak görülmüş ve çoğunlukla meşru bir zeminde yapılmıştır. Türk insanı Abdulaziz döneminden beri sansürle haşı-neşir. Gazete ve kitaplara yönelik sansürle kitaplar yasaklanıyor, dinen, ahlaken aykırı görülen kısımları çıkarılabiliyordu. Sansür memurları, gazete provalarını baskı öncesi inceliyor, sakıncalı bölümleri çıkarıp, aynı şekilde gazetelerde onaylanıp geçtikten sonra baskıya veriliyordu. Sansürden geçen kitap bir ruhsatname ile basılıyordu. Ayrıca kitabın satışı da denetime alınıyor. Kaçak basılan kitaplar toplatılıyordu. Fahrenheit 451’de itfaiyecilerin duvarında milyonlarca yasaklanmış kitabın listesi asılmıştı (Bradbury 63). Abdulhamit döneminde ise bu liste biraz kısaymış: “Emile Zola, Dante, Shakespeare, Machiavel, Jean J. Rousseau, Piere Lotti, James White” gibi dünya klasikleri yanında Namık Kemal, Mizancı Murad, Ziya Paşa, Ahmet Mithat Efendi, Selim Sabit Efendi gibi Türk yazarlarıda yasaklılar arasında ön plana çıkıyordu. Yakılan kitaplar arasında Namık Kemal’in İntibah, Vatan Yahut Silistre, Cezmi, halk edebiyatından Leyla Mecnun Hikayesi, Aşık Ömer, Köroğlu gibi kitapların olduğu dikkati çekiyordu. 2. Abdülhamit döneminde zararlı görülen kitaplar yakılıyorlardı. 1902 yılının Mayıs ayında toplu kitap yakma olayı, Çemberlitaş Hamamı külhanında gerçekleşmiş ve 29 bin 681 kitap yakılmıştır. Bu uygulamaların 12 Mart ve 12 Eylül dönemi ve günümüzden farkı yayınlanmadan önce sansürün uygulanmasıydı. 4 Nisan 1908’e kadar gazete ve kitaplar baskıya gitmeden önce Matbuat müdürlüğüne gönderiliyordu.[9] Bu tarihte Kanuni Esasi’nin 12. maddesi değiştirilir: “Hiç bir veçhile kablettab’ı teftiş ve muayeneye tabi tutulamaz”[10] ifadesi eklenmiştir. Böylelikle, 2. Abdulhamit döneminin sonuna gelinmişti.
Resmi olmayan başka bir sansür sayılabilecek bir takım sistemler de çarkını döndürür. Kanon edebiyat dediğimiz baskın edebiyat olayıda işin başka bir yönü. Bununla ilgili olarak polysytem teori geliştirilmiştir[11].
2.2. YIĞIN-SÜRÜ PSİKOLOJİSİ ve KARŞI ÇIKMA
Montag hiç sorgulamadan devam ettiği rutin hayatında ilk uyanmayı, Clarisse ile karşılaştığında yaşar. Clarisse onun bilinçlenmesine, uyanmasına sebep olacak sorular sorar. Montag onda hem farklı birini görür hem de kendi yansımasını görür. “Sizin ışığınızı size yansıtan kaç kişi bilirsiniz?” diye sorar kendine ama aynı zamanda meslektaşlarına baktığında da birörnek olduklarını fark edip dehşete düşer: Tüm itfayeciler “kendisinin aynadaki suretleriydi” (Bradbury 33, 62) Bazı mesleklerde birörnek olmamız gerekmez mi? Bu sadece üniforma giyme meselesi değil, insana mesleğinin getirdiği hareket biçimleri, duruş, söylem üstüne yapışır kalır.
“Öğleden sonra güneşinde zaman uykuya dalmıştı” (Bradbury 67). İşte bu dize Montagı baştan çıkarmıştır. Bazı satırları okumak insanları uzun süredir uyuduğu uykudan uyandırabilir tıpkı okunduğunda, okuyucusuna rahat yüzü göstermeyen kitaplar[12] gibi.
Yığın, sürü psikolojisinin planlı olarak kullanıldığını biz kendi tarihimizde, 2 Temmuz 1993’de 37 insanın Sivas’da diri diri yakıldığında gördük.[13] İstihbaratlar alınmış, o olaya doğru planlı bir şekilde hazırlıklar yapılmıştı. Binayı ateşe veren insanların, romandaki itfaiyecilerden veya Mekanik Tazıdan pek de farkı yoktu. Mekanik Tazı programlanmış bir ölüm makinesi. Bu ölüm makineleri avına göre kodlanıyor ve infazı gerçekleştiriyor. Watchbird[14] diğer bir ölüm meleği üzerine yapılmış bir film. Bu örnekler ve buna benzer filmlerin çoğalması yakmanın bize hiç de uzak olmadığını işaretliyor.
İnsan olmayan ama insan gibi davranan makineleride günümüzde görebiliyoruz. Mildred’ın konuştuğu spiker isimsiz izleyicilerine gerekli hecelerin doldurulması ile onlarla iletişime geçiyor. Kitabın uyarlaması olan filmde de bu sahne çok güzel işlenmiş. “Ne düşünüyorsun Linda?” diye soru sorularak, Linda konuya dahil edilir. Linda sanki çok fazla zihinsel işlem yapıyormuş gibidir. Bu yanılsama günümüzde internet ortamında çoktan yerini bulmuş durumda. Speaking Avatar denilen bir programla şimdi karakterler oluşturup onların bizi temsil etmesini bile sağlayabilir, kendinizin andronoid halini kurup konuşturabilirsiniz.[15] Hatta bir dizi karakterine kendi yüzünüzü monte ettirip konuşturabilirsiniz.[16] Tıpkı kitapta bahsedilen bankamatikler kadar mekanik, gerçek insansız ve gerçek duyguların olmadığı bir dizi işlem. Ama çok eğlenceli. Bütün bunları kurarken harcadığım zaman içinde, özne olan ben gerçek iletişim içinde sayılabilir miyim? Hayır. Ama şimdi milyonlarca insan bu tür programların, sanal ortamların içinde zaman harcayıp duruyorlar. TV’nin yerini alan bilgisayar ve Internet yani ‘yeni medya’ insanları kurgunun içine çekip aldı bile.
Romanda, kendi hayatlarına yabancılaşan komşu kadınlar savaşa gidip ölen kocalarını bile düşünmek istemezler. Eğlenmek mutlu olmak için duvarlara bakıp “Haydi neşelenelim” derler. Bu tutum, bizim kadın programlarımızla birebir örtüşüyor. Bizim televizyonlarımızda, pograma konuk olarak katılıp, acısını dillendiren, medyada çare arayan kadının hikayesini “vah vah diye” dinledikten sonra spikerin “hadi şimdi şu dansözü izleyip biraz neşelenelim” komutuyla ağlayan seyircinin, gözyaşını sildiği mendille bir güzel göbek atması gibi. Montag, Mrs Bowles ve diğer komşu kadınları uyandırmaya çalışır. Eve git ve boşanmış olduğun ilk kocanı, sonra jet saldırısında ölen ikinciyi, sonra beynini uçuran üçüncüyü, sonra kürtajlarını, sezaryanla yaptığın çocuklarını düşün der ve ekler: “Eve git ve bütün bunların nasıl olduğunu ve onları önlemek için neler yaptığını düşün. Eve git”. Aynı yüzeysel ilişkiden kendisi de nasibini alacaktı. Karısı da onu ayrıldıktan bir gün sonra kulağında deniz kabuğuyla unutmuş olacaktı. Onun ölümüne Montag ağlayamaıştı bile (Bradbury 153, 173).
Yine romanda, “biz çok zenginiz ve dünyada geri kalanlar yoksul” ifadesi de bizim globalleşen dünyada kanıksadığımız bir gerçek. Dünyanın 1/4 ü rahat bir hayat yaşarken gerisi açlık, sefalet ve sürekli hareket yani göç halde. Salgado[17] 40 kadar ülkede göçmek zorunda kalan insanları fotoğraflamaya kendini adamış bir fotoğrafçı. Berger onunla birlikte oturup baktıkları Göç kitabında şöyle bir yorumda bulunur. “Portresi çekilen çocuklar kameraya değil aynı zamanda dünyaya kendilerinin dışındaki dünyaya bakıp, adeta gözleriyle Hey Kim var orda? Ve siz kimsiniz? diye konuşurlar.” Küreselleşme dünya nüfusunun hepsine yönelik olma misyonuyla yola çıkmışken gerçekte sadece belli bir kesimde huzur ve düzen vardır. Bu rahat kesim diğer kesimin acılarına duyarsız bir yaşam sürdürmekte.
Romanda eğlenmek için arabayı hızla Montag’ın üzerine sürüp, hiç bir neden yokken az daha öldürecek olan ve başkasına ızdırap vererek macera isteğini gerçekleştiren gençleri İstanbul’da Cadde’de sabaha karşı çok rahat buluruz. Neyi protesto ettiğini bile bilmez bir halde yüksek adrenalinli bu gençleri gazetelerin üçüncü sayfasındaki kaza haberlerinde bol bol okur olduk. Romanda Bradbury Clarisse’in ölümünde bunların payı olduğundan şüphelenir (Bradbury 190).
Montag kendisiyle ilgili canlı takip haberini sanki kendi hayatı değilmiş gibi garip bir zevk içinde seyrederken şaşırır. Karşı çıkması çok zor bir bir şovun öznesidir ama özne bile kendini nesne gibi hisseder: Reklamlarla kesilen bu takip çekimini, kurgusunu, sessizce pencerenin önünde tazıyı bekleyerek geçirebilir, hatta bir gözü ekranda tazının gelişini görmek için pencereyi açıp, eğilebilirdi. Kendi hayatını izlemeye indirgeyebilirdi. Montag silkinir ve kaçmaya devam eder. Bunun kültürel olarak günümüzdeki yansımalarını dizi karakterlerinin sorunlarıyla boğuşan insanlarda görebiliriz. Yaprak Dökümü’nün Necla’sı belki de kendi sorunlarından daha önemli hale gelir. Gerçeğin kurgu olarak algılanması veya kurgunun gerçek olarak yerini alması. Kurtlar Vadisi dizisinde ölen Çakır için gazetelerde çıkan taziye ilanı[18] ve kılınan cenaze namazı Türkiye’de kafaların ne kadar karışık olduğunu gösterir.
3. YALNIZ KALABALIKLAR-WALKMAN-ATOMLAŞMA
Kitapta Mildred kulaklarına sürekli deniz kabukları takıp müzik dinler. Kocasına karşı sağırdır. Deniz kabuklarının, çağımızda 1980’den beri piyasaya sürülmüş olan Sony Walkman’den ne farkı var? Tıpkı Mildred gibi milyonlarca insan kulağına walkman’i takar ve kendi özel deneyimini paylaşır. Sıradan ya da masum bir aygıt gibi görünmesine aldanmamak lazım. Walkman bir yandan toplumsal, kamusal paylaşımı reddederken, başka bir açılımı da pekiştirir. Walkman bireye “20. yüzyıl sonlarının belirgin niteliği olan algı ufkundaki değişimlere doğrudan katılır ve kesişen göstergeler, sesler ve imgelerin medyadaki artan birikimi altında parçalanan bir dünya sunar.” İnsanlar istediği müziği seçip kendi zevklerine göre bir “ses harmanı” oluşturuyorlar. Bu aygıttaki kendi ses harmanınızla dış dünyadan uzaklaşmak ve bir anlamda dış dünyayı evcilleştirmek mümkün. Kontrol elimizin altındaki düğmelerde. DUR/BAŞLA, İLERİ, HIZLI, GERİ tuşlarını kullanarak, Walkman sanki dünyanın kontrolünü bize verir, dünyayı içimize çeker, bedeninizi pekiştirir ve dışsal dünyayı kimliklerin iç tasarımına çeker. Walkman günümüz göçebeliğinin ayrıcalıklı bir nesnesidir.[19]
İletişim kuramazsınız o insanla. Bazen İstanbul trafiğinde ezilecek bunlar diye endişe duyarım. Kendim kullandığımda da dinlendiğimi hissederim. İstemediğim gürültüleri, dünyayı izole ederim. Ancak, bir keresinde “her gece açık olan robot gişe memurlarından”[20] yani bankamatikten para çekip yürümeye devam etmiştim. Birisi omzuma dokundu. İrkildim. Bankamatik kartını almamışım. Allahtan arkamdaki kız dürüst biriymiş, seslenmiş duymamışım, koşmuş yetişmiş bana. O gün bu meretin ne kadar tehlikeli olduğunu anladım. İnsan mp3 çalarla gerçekten yaşadığı, yürüdüğü yollardan sadece işitsel olarak uzaklaşmıyor, ayakları da aslında yere basmıyor. Bambaşka bir dünyadan bakıyorsun dünyaya.
Bir anlamda, kimseyle konuşmak zorunda olmadığını sokakta ilan ediyorsun. Medeni ilgisizliğin bir başka boyutu. Baudrillad burada bizi uyarır: “başkaları ile göz göze gelmeye çalışmayan insanlar sonunda kendilerini de görmez olurlar”[21] Lüks yalnızlık kent yaşamının kaçınılmaz bir sonucu. “Kente yalnız kalmak için geliyor olabilir miyiz? Ütopyacı bireyciliğin modern kentinin dile getirilemeyen öncülü işte bu olgudur. Yalnızlık ile tecriti kastetmiyorum. Tecrit doğal bir durumdur; yalnızlık ise kültürün işidir. Tecrit bir dayatmadir, yalnızlık ise bir tercih.”[22]
4. BOŞ ZAMAN KULLANIMI-DİZİ KÖLESİ İNSANLAR
Ben iyi bir akşam üstü geçirdim diyen Mildred programlar seyrederek oturma odasında bir hayat tüketmeye kendini programlamış. Gerçekten de günümüzde tanıdığım bir çok ev kadını gündelik hayatlarını programlara göre ayarlıyorlar. Ben bile Çarşamba akşamları Avrupa Yakası’nı seyretmeye programlıyorum kendimi. Adorno bununla ilgili olarak yazdığı makalesinde boş zamanın da tüketim kültürünün bir parçası olarak bilinçli ve kontrollü bir şekilde bir kesim tarafından sömürüldüğüne dikkatleri çeker[23].
Öznenin her anlamda çözülmesi, yabancılaşmanın derinleştiği ve aklın araçsallaşmasının aşılmaz bir kesinlik kazandığı bir süreçtir. Ayrıca toplumsal yıkım ve felaketlerin insana dair iyimser düşünceleri budadığı zamanlardır. 2. Dünya savasi sonrasindaki yikim ortaminda, sosyalizm pratiklerinin getirdiği hayal kıriklarını da bir anlamda üstlenerek, Frankfurt okulu bir entellektüel hat oluşturmaya çalışır. Adorno düşünceye verdiği önemle, yüzyılın yıkıcı pratiklerine karşı düşüncenin görevini üstlenmeye çalışan bir konum alacaktır. Bu yikimin değerlerde, kavramlarda ve düsüncede yolactigi yikici etkiye karşı, toplumsal ve düşünsel olup bitenlerle hesaplaşmayı da göze alan bir çabadır söz konusu olan: düsünceyi sahiplenme, elestiriyi yeniden temellendirme ve toplumsal dünyanin analizini mümkün kilma ugrasidır kısacası.[24]
Montag karısıyla boşuna iletişim kurmaya çalışır: “Bana soru sormayacak mısın? Ne hakkında? Binlerce kitap ve bir kadın yaktık.” der. Kadın ise sürekli aynı repliklerle ona cevap verir. Reklam replikleri arasında beyni dumura uğramıştır. Denham Diş Macunları artık bir slogan olmuş belli bir zihinsel rahatlığı bile beraberinde getirmektedir. Montag bundan kaçmak ister ama mümkün mü? Kaçacak yer yok. Reklam peşini bir kabus gibi takip etmektedir. Denham, Denham, Denham. (Bradbury 123) İnsanın imge bombardımanında kaçıp sığınacağı bir alan kalmaması üzerine Melaine Klein, herkesin, genel olarak insanın ‘iyileştirilmiş psikopat’ olduğunu belirtir. Yine bu konuda Juliea Kristeva, doğal psikolojik gelişmemizin içerdiği ‘kopma’lar nedeniyle bizim, daha başlangıçta kendimize yabancı varlıklar olduğumuzu iddia eder.[25]
Faber romanda aydın kesimi temsil eder. Ama bu aydın sessiz ve pasif kalmış biridir. Ve bu örnek sanki bize ibret olsun diye verilmiştir. Susarsanız böyle olursunuz. Kendini bir korkak olarak tanımlar. Bizim meydanlardaki sloganları hatırlattı bana: ‘Susma! Sustukça sıra sana gelecek.’
Ms Bowles yani komşu kadın seçim kriterini fiziksel ölçüye indirince bize biraz aptal gibi geliyor. “Geçen seçimde, herkes gibi Başkan Noble’a, oy verdim. Bence o gelmiş geçmiş başkanlar içinde en yakışıklı olanı” der. Ama aslında onun gibi insanlar hiç de uzak değil. Bir çok Amerikalı Obama’nın rakibinden daha karizmatik olduğunu söylemedi mi?
Buna benzer bir olay Hitler’in elini beğenen Heidegger olayında yaşanmış:
“1933 Haziran’ında, düşünür Karl Jaspers, meslektaşı Martin Heidegger’i son kez ziyaret eder. Jasper sorar: “Hitler kadar kültürsüz bir adam Almanya’yı nasıl yönetecek?” Heidegger yanıt verir. “Kültür önemli değil [...] Su güzelim ellere bakın!” Bir düşünce adamı, şaka etmiyorsa böyle konuşabilir mi? [...] “güzelim eller” ahlaksızca bir sözdür sonuçta. Yargı gücünün iflasını, sorumsuzluğu, ucuz estetizmin altını çizer. Hitler’in eline hayran olmak, akıldışı ve insanlık dışı olan geçici olarak zafer kazanıyor demektir.”[26]
5. İLETİŞİM-NORMALLEŞTİRME-İSYAN
Babil Kulesi[27] bir başka çağrışım yapan efsane. İnsanların iletişim kuramamaları yüzünden birbirlerinden kopmalarının hikayesi. Her planlama kararı, insanların bir araya geldiği, bir şey anlamaya çalıştıkları ve bir sonuca ulaşmak için iktidarlarını ya da kullanabilecekleri iktidarı kullandıklarını bir örnektir.[28] Bu yüzden aklın düzene destek vermeyi bütünüyle reddetmesi ve kurumsal ve uygulamalı akıl gücünün değişim içinde kullanılması ile[29] “Oturup tartışalım” ibaresi haklı olarak bir şaka haline gelir.[30]
“Bu insanlara deli, kaçık, suçlu, bilmemne gözüyle bakılıyordu, ama etraftaki tek aklı başında insanlar onlardı, şüphesiz.”[31] Entelektüel işlev duygusal açıdan katlanılması olanaksız sonuçlara da yol açabilir, çünkü kimi zaman bazı sorunları çözümsüz olduklarını ortaya koyarak çözmek zorunda kalır insan.[32] Cesur Yeni Dünya’da da insanlar çözüm aramazlar, tek yapmaları gereken “yarım gramlık bir soma almaktır.[33] Bu eserde de dünya çok garip bir hal almıştır. Tek farkla insanlar bundan memnundur. Sistem kendine göre insan tipi üretmektedir.
Varoluşla kayıtsız şartsız uzlaşma, kitsch[34] olarak adlandırılır: İster dini olsun ister politik, bütün Avrupalı inançların ardında, bize dünyanın eksiksiz yaratıldığı, insanın varoluşunun iyi olduğunu, bu nedenlede çoğalmamız gerektiğini söylenir Yaradılış Kitabında. Önümüzde iki yol var ya bu temel imanla, varoluşla kesin uzlaşacağız veya hoşnutsuz olacağız. İnsani hoşnutsuzluk bu uzlaşmanın dışında gelişir. “Bunun insanlık için olası bütün dünyaların en iyisi olmadığını niçin düşünüyoruz? İçinde niçin mutsuzuz?”[35] Çünkü, insan aklını kullanmaya ve etraftaki görünüşleri sebep ve gayelerine göre bağlanmaya başlar başlamaz, akıl kavramına uygun olarak mutlak bir sebep ister.[36]
Lukacs “Usun yokoluşu”[37] üzerine son yıkıcı sözlerini şöyle tamamlar: “Herkesin dönüm noktasında katılımcıların bilinci, akıldışılığa karşı zafer sağlayan önemli bir faktör gibi göründüğünden gerçek basittir. Yanılgı çok çeşitlidir. Gerçeğin bir bağlamı vardır. Yanılgı dağınıktır.[38] TV seyrederken, reklamların arasında yanılgılara düşerken akıl dışı bir durumda olduğumuzu fark etmeliyiz.
Günümüzde, kahraman olmanın tanımı farklıdır. Kahraman direnen ama ölmeden direnen kişidir. Zihinsel bir yeti olarak dayanıklılığa eşdeğer olan kurnazlık, yiğitliğin en iyi parçası olmasa da, onun gerekli, ana bir öğesi durumuna gelmiştir. İdeolojik bütün değişimlerde olduğu gibi yürekliliğin anlamında meydana gelen bu değişiminde başka değişimlerle ortak yanları vardır. İnsan yürekliliği fikri, özgürlük fikriyle sıkı ilişki içindedir. Yürekliliğe anlam katan, özgürlüktür. [39] Faber Montag’ı hayatta kalması için “Hayatta kalmak bizim biletimizdir” diyerek uyarır. Oda bir dolu aptallık yaptım diyerek başarısızlığına hayıflanır ama Faber onu “Neyseki doğru şeyler için aptallık yaptın” diyerek teselli eder (Bradbury 156, 192).
Beatty çağımızda insanların başkalarının acılarına bakarken hissettikleri duyarsızlığı özetler: “Başkaları ölecek, ben yaşayacağım. Sonuç yok, sorumluluk yok. (Bradbury 171) İnsanlar savaş haberlerini bir klip seyreder gibi seyrediyor. Tüm şiddet ve haksızlık içeren olaylar, bir şov programı kadar bizim ilgimizi çeker.
Hepimiz biliyoruz ki, inançlarımızı sorgulamak zordur. İnançlarımızın, ya da yaşadığımız hayatın yanlış olduğunu sorgulamak kolay değildir. “Genel bir ilgi kaynağı üzerindeki herhangi bir konuda, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda genellikle kabul edilmiş bir görüş vardır. Bu görüş konuya özel bir ilgi ile kafa yormamış olan herkes tarafından kabul edilir. Kabul edilmiş görüşe dair oluşmuş herhangi bir kuşku ise, bir çok sebepten dolayı düşmanlığın canlanmasına neden olur:
Burada özetlemek gerekirse ilk olarak sürü halinde yaşayan insanlarda “aykırı davrananı öldürmeye iten bir sıradan olma içgüdüsü” vardır. Bu içgüdü yüzünden herkes sıradanlaştırılır. İkinci olarak, inançlardan şüphelendiğimizde güven duygusunu kaybederiz. Bu da pek işimize gelmez. Sorgulamak,eleştirel düşünmek o kadar da kolay değildir. Çünkü sıradan insan, Berkeley’in felsefesine göre, hiç bir şeyin somut olmadığı rahatsız edici şüpheyi istemezler: “kabul görmüş olan bir şeyin az çok benzer bir şekilde sorgulanması ayaklarını yere sağlam basıyor duygusunu yok eder ve kuşku dolu bir korku atmosferi yaratır. Son olarak, insanlar kazanılmış haklarını inançlarından uzaklaşınca kaybedebilir. Yenilikçi düşünceler her zaman bu statükoya yenilir.”
Özetle, sıradan olma içgüdüsü, belirsizlik korkusu ve kazanılmış haklar hep birlikte yeni bir fikrin kabul edilmesinin aleyhinde olmuşlardır. Bundan en çok eğitim yara alır. Yine Russel’in ifadesiyle “çocukluktan yetişkin oluncaya dek insanların beyinlerini verimsiz ve sıradan beyinler haline getirmek için her şey yapılmaktadır. Ve eğer kazayla bazı parıltı kaldıysada toplum tarafında tepkiyle karşılanıp susturulur.
Clarisse’in de bir şekilde susuturulması gibi. Ümit pek yok gibi. Yeni ve aykırı düşünceler her zaman toplumsal kontrole ters düşer.[40] Totaliter rejimler, iktidardaki sınıflar kendi siyasi üstünlüğü için doğal olarak titremeye[41] başlarlar. Düşünce üzerindeki son denetimin eksiksizliği bilimsel tekniğin çeşitli şekillerine bağlıdır. Bütün okullar hükümet tarafından denetim altında tutularak, genç beyinler doktrine karşı olan her şeye kapatılır (Bradbury 59). MEB’de felsefe dersi yerine başka dersin konulması, Başbakanın “bunları evinize sokmayın” diyerek bazı gazeteleri yasaklaması hep bu tip bakış açılarının yansımalarıdır. Totaliter yönetimin teorik olduğu gib i pratik bir kuramı da vardır. Pratik olarak silahlı kuvvetler, polis, zaten avantajlı olan pozisyonu daha da genişletir.[42]
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ: ATEŞ
“Sen şehre ne verdin Montag?”
“Küller.” (Bradbury 227)
Ateşin kontrol altına alınması insanlık tarihinde bir dönüm noktasıdır. Ateşi kullanarak şiddeti uygulamak daha sonra gelmiştir. Gemileri köprüleri yakmak[43] çok sonraları geliştirdiğimiz bir şiddet biçimiydi. Romanda yaşlı aydınlar ateşin bir suçu olmadığını onu yemek yapmak kiçin kullanırken ima ederler. Ayrıca onun yakıcı değil ısıtıcı yönünü ateşle oynaya Montag sonlara doğru fark eder. “Ateşin, alabildiği gibi verebileceğini de hayatında hiç düşünmemişti. Kokusu bile farklıydı.” Sessizlik bile bu aydınların, okumuşların arasında arklıydı. Bütün dünyayla ilgili “özel bir sessizlikti.” Yakmayan ısıtan ateşin etrafında bir Vermeer[44] tablosu gibi duruyorlardı. Burda onları ışığın aydınlattığı kadar görüyoruz. Gerçektende günümüzde bangır bangır bağıran bilim adamlarından çok tane tane konuşan, gerektiğinde sessizliğiyle çoğunluğa yanıt veren insanlar var. Ama biz hep skandala, flaş habere, ve uzun değil kısa cümlelere kendimizi ayarlamış durumdayız. İnternette emotikonlar yani simgelerle, sms’de ünlüleri hiç kullanmadan geliştirilen bir dille her şeyi hızla aktarma yolundayız. Ama unutmamalıyız ki, her yapıt, her icat “tek bir”in başarılı biçimi olduktan sonra kültüre düşer, halkın inancı haline gelir.[45] Türk toplumu interneti veya TV’yi kısacası yeni medyayı hazmedemeden kültürünün içine almış durumda. Youtube, facebook, ve internet grupları yeni iletişim biçimlerinin hayatımızdaki yeni adresleri.
Karısını mesajları yüzünden boşayan veya chat yapmasını aldatma olarak gören bir dolu dava konusu gazetelere malzeme olmuş durumda ancak Türk hukuk sisteminde henüz hızla gelişen bu olayları tanımlayacak kapsayacak hukuki bir düzenleme yapabilecek kadar olaya hakim insan yok. Herşeyin bir zamanı var. “Yıkmanın bir zamanı ve yeniden yapmanın bir zamanı. Evet. Susmanın bir zamanı ve konuşmanın bir zamanı” (Bradbury 238) İnsanlık tarihinin külliyatı yangınlarla söndürülebilir, yok edilebilir ama her bir birey kendinde özümsediği sentezlediği bilgilerle yok edilenleri anka kuşu[46] gibi yeniden kendi küllerinden oluşturabilir. İnsan hafızasına, tüm insanlığın zihinsel ve entelektüel arşivini yüklemekle daha iyi zamanlara hazırlık yapabilir. Türk toplumu geçirdiği bir çok travmayı sindiremeden teknoloji ve medya bombardımanına tutuldu. Hafızaları tazeleme ve sürekli yenileme bizi kısır döngülerden kurtarabilir.
KAYNAKÇA
ARSLAN, SİBEL. (2007: 25), KÜLTÜR BİLİMİ OLARAK FİLOLOJİ: “BABİL KULESİ”. BİBLİOTECH 4. FELSEFE SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ KIŞ 2008, Ankara: Sarıyıldız Basımevi.
BAUDRİLLARD, JEAN. (2006: 111), AMERİKA, ÇEV. YAŞAR AVUNÇ, İstanbul: Ayrıntı.
BERGER, JOHN. (2007: 124), SANAT VE DEVRİM. Çev. Bige Berker, İstanbul: Agora.
BRADBURY, RAY. (2007), FAHRENHEİT 451, çev. Zerrin Kayalıoğlu ve Korkut Kayalıoğlu, İstanbul: İthaki Yayınları.
CHAMBERS, IAİN. (2005: 66-71), GÖÇ, KÜLTÜR, KİMLİK, “İşitsel Yürüyüş”, çev. İsmail Türkmen ve Mehmet Beşikçi, İstanbul:.Ayrıntı: İstanbul.
CHOMSKY, NOAM. (2005), ENTELEKTÜELLERİN SORUMLULUĞU, çev. Nuri Ersoy, İstanbul: Bgst yayınları.
DEMİREL, FATMAGÜL. ‘2. ABDÜLHAMİT DÖNEMİNDE SANSÜR’, EDEBİYAT ODASI http://edebiyatodasi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=36> 17.11.2008.
DROİT, ROGER-POL. (2001).DÜŞÜNÜRLERİN EŞLİĞİNDE, çev. Şehsuvar Aktaş, İstanbul: Can.
DÜRRENMART, FRİEDRİCH. (2000: 9), GÖZLEMCİLERİ GÖZLEMLEYENİN GÖZLEMİ, çev. Mustafa Tüzel, İstanbul: Can.
ECO, UMBERTO. (1998: 16), BEŞ AHLAK YAZISI, çev. Kemal Atakay. İstanbul: Can.
FOWLES, JOHN. (2001), ARİSTOS: YAŞAM ÜZERİNE NOTLAR, çev. Serdar Rifat Kırkoğlu, İstanbul: Ayrıntı.
HUXLEY, ALDOUS. (2007: 246), CESUR YENİ DÜNYA, çev. Ümit Tosun, İstanbul: İthaki Yayınları.
JASPERS, KARL. (2003: 133), FELSEFİ İNANÇ, çev. Akın Kanat, İstanbul: İlya.
KAHRAMAN, HASAN BÜLENT. (2005: 253), SANATSAL GERÇEKLİKLER, OLGULAR VE ÖTELERİ, İstanbul: Agora.
KUNDERA, MİLAN. (2008: 264), VAROLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ, çev. Fatih Özgüven, İstanbul: İletişim.
LİCHTHEİM GEORG. GEORGE LUKACS, (2003: 140), çev. Zeki Algün. İzmir: İlya.
LUTZ, CATHERİNE VE JANE COLLİNS. (2005), “NATİONAL GEOGRAPHİC”İ DOĞRU OKUMAK, İstanbul: Agora Kitaplığı.
LODGE, DAVİD. (2001: 13), DÜŞÜNCE BALONLARI, çev. Meram Erdoğan. İstanbul: Ayrıntı.
MARCUSE, HERBERT. (1991: 118), KARŞI DEVRİM VE BAŞKALDIRI, çev. Gürol Koca, Volkan Ersoy, İstanbul: Ara Yayıncılık.
ÖZGEN, MURAT. (2004: 15) TÜRKİYE’DE BASININ GELİŞİMİ VE SORUNLARI, İstanbul : İÜİF Yayınları.
POLİTZER, GEORGES. (2004: 450), FELSEFENİN TEMEL İLKELERİ, Çev. Erol Esençay, İzmir: İlya.
RUSSELL, BERTRAND. (2004), POLİTİK İDEALLER, çev. Göksel Zeybek, İzmir: İlya.
İbid. (2004: 59, 66), BİLİMİN TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ, çev. Devrim Doğan Yüzer. İzmir: İlya.
SCHİLLER. (1999: 90), ESTETİK ÜZERİNE, çev. Melahat Özgü. İstanbul: Kaknüs.
TAYLAN, DOĞAN. (2005: 59), edt. İNSAN DOĞASI: İKTİDARA KARŞI ADALET. NOAM CHOMSKY VE MİCHEL FOUCAULT TARTIŞIYOR, 1971. çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Bgst.
<http://tr.wikipedia.org/wiki/Simurg_(mitoloji) > 15.11.2008
<http://www.hakandaloglu.com/sanatyazilari/JanVermeerII.htm 17.11.2008
<http://mutlaktoz.wordpress.com/adorno/> 11.11.2008
<http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=126060> 12.11.2008
<http://www.unc.edu/news/archives/jan04/salgado011504.html> 17.11.2008
<http://video.google.com/videosearch?hl=tr&q=sivas+olaylari&um=1&ie=UTF-8&sa=X&oi=video_result_group&resnum=4&ct=title#> 17.11.2008
<http://www.imdb.com/title/tt0779497/> 15.11.2008
<http://www.voki.com/create.php ayrıca http://englishlearning.edublogs.org/> 16.11.2008.
<http://www.wetv.com/bridezillame/index.html> 15.11.2008
<http://www.babamveoglum.com> 16.11.2008.
[1]Friedrich Dürrenmart. Gözlemcileri Gözlemleyenin Gözlemi, Giriş. Kierkegaard, çev. Mustafa Tüzel.Can: İstanbul, 2000.9
[2] Truffaut François, Fahrenheit 451, Universal Film Studios, 2003.
[3] <http://www.babamveoglum.com> 16.11.2008.
[4] <http://oku.blogcu.com/modern-tarihin-en-buyuk-kitap-yakma-olayi_2574359.html>
[5] <http://www.arkitera.com/v1/haberler/2003/04/17/uygarlik.htm>
[6] <http://www.peyzaj.org/2003/15nisan/dogu.htm>
[7] <http://kayip-babil.blogspot.com/2006/08/insanln-hafzas-veyahut-hafza-i-beer.html>
[8] <http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=fahrenheit451>
[9] Fatmagül Demirel. ‘2. Abdülhamit döneminde sansür’, Edebiyat Odası http://edebiyatodasi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=36 17.11.2008
[10] Murat Özgen. Türkiye’de Basının Gelişimi ve Sorunları, İÜİf Yayınları: İstanbul, 2004. s.15
[11] <http://en.wikipedia.org/wiki/Itamar_Even-Zohar
[12] Gorki Maksim. Ana. Çev. Zaven Biberyan, İstanbul: Oda yayınları, 1989.
[13] <http://video.google.com/videosearch?hl=tr&q=sivas+olaylari&um=1&ie=UTF-8&sa=X&oi=video_result_group&resnum=4&ct=title#> 17.11.2008
[14] <http://www.imdb.com/title/tt0779497/> 17.11.2008
[16] <http://www.wetv.com/bridezillame/index.html> 17.11.2008
[17] <http://www.unc.edu/news/archives/jan04/salgado011504.html> 17.11.2008
[18] <http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=126060> 17.11.2008
[19] Iain Chambers. Göç, Kültür, Kimlik, “İşitsel Yürüyüş”, çev. İsmail Türkmen ve Mehmet Beşikçi. Ayrıntı: İstanbul, 2005. 66-71.
[20] Bradbury sf 140.
[21] Jean Baudrillard. Amerika, çev. Yaşar Avunç. Ayrıntı: İstanbul, 2006. 111
[22] Brian Hatton qtd in Iain Chambers. Göç, Kültür, Kimlik, “İşitsel Yürüyüş”, çev. İsmail Türkmen ve Mehmet Beşikçi. Ayrıntı: İstanbul, 2005. s. 66-71.
[23] ‘Adorno-Marcuse Yazışmasına Giriş’ <http://www.evrensel.net/00/01/01/kultur.html
[24] <http://mutlaktoz.wordpress.com/adorno/> 17.11.2008
[25] Hasan Bülent Kahraman. Sanatsal gerçeklikler, olgular ve öteleri, agora: İstanbul, 2005. 253
[26] Roger-Pol Droit. Düşünürlerin Eşliğinde, çev. Şehsuvar Aktaş. Can: İstanbul, 2001.
[27] Sibel Arslan. Kültür Bilimi Olarak Filoloji: “Babil Kulesi”. Bibliotech 4. Felsefe Sosyal Bilimler Dergisi Kış 2008. Sarıyıldız Basımevi: Ankara, 2007. 25.
[28] Noam Chomsky. Entelektüellerin Sorumluluğu, Çev. Nuri Ersoy. Bgst yayınları: İstanbul, 2005. 42
[29] Herbert Marcuse. Karşı Devrim ve Başkaldırı, Çev. Gürol Koca, Volkan Ersoy. Ara Yayıncılık: İstanbul, 1991. (arka kapak)
[30] Herbert Marcuse. Karşı Devrim ve Başkaldırı, Çev. Gürol Koca, Volkan Ersoy. Ara Yayıncılık: İstanbul, 1991. (118)
[31] Doğan Taylan. Edt. İnsan Doğası: İktidara Karşı Adalet. Noam Chomsky ve Michel Foucault tartışıyor , 1971. Çev. Tuncay Birkan. Bgst: İstanbul, 2005
[32] Umberto Eco. Beş Ahlak Yazısı, Çev. Kemal Atakay. Can yayınları: İstanbul, 1998. s.16
[33] Aldous Huxley. Cesur Yeni Dünya. Çev. Ümit Tosun. İthaki Yayınları, İstanbul, 2007. s. 246
[34] Milan Kundera. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği,Çev. Fatih Özgüven. İletişim: İstanbul, 2008. s. 255, 264
[35] John Fowles. Aristos: Yaşam Üzerine Notlar, çev. Serdar Rifat Kırkoğlu, Ayrıntı: İstanbul, 2001.
[36] Schiller. Estetik Üzerine, çev. Melahat Özgü. Kaknüs, İstanbul, 1999. 90
[37] Georg Lichtheim. George Lukacs, Çev. Zeki Algün. İlya: İzmir, 2003. 140
[38] Jaspers Karl. Felsefi İnanç, Çev. Akın Kanat. İlya:İstanbul, 2003. 133
[39] John Berger. Sanat ve Devrim. Çev. Bige Berker. Agora: İstanbul, 2007. 124.
[40] Bertrand Russell. Politik İdealler, çev. Göksel Zeybek, İlya. İzmir, 2004.
[41] Georges Politzer. Felsefenin Temel İlkeleri. İlya: Çev. Erol Esençay.İzmir: 2004. 450
[42] Bertrand Russell. Bilimin Toplum Üzerindeki Etkileri, çev. Devrim Doğan Yüzer. İlya: İzmir, 2004. 59, 66.
[43] Lodge, David. Düşünce Balonları. Çev. Meram Erdoğan. Ayrıntı: İstanbul, 2001. s. 13
[44] <http://www.hakandaloglu.com/sanatyazilari/JanVermeerII.htm 17.11.2008
[45] Guerin Michel. (2006), Kahraman Sokrates Nietzche, İstanbul: Dharma, s. 238.
[46] <http://tr.wikipedia.org/wiki/Simurg_(mitoloji) > 17.11.2008